Zehir Zemberek... Ne kadar tuhaf bir kelime. Bir de bunun isim olarak konulduğunu düşünün. Tuhaflığın seviyesi artıyor değil mi? Kim minicik bir bebeğe bakıp bu ismi koymak ister? Babam istemiş işte. Gerçi onu pek de haksız olarak değerlendiremiyorum. Neden mi? Gelin anlatayım.
Yıllar yıllar önce babam anneme çok aşıkmış. Annemi de çok aşık sanmış. Gerçi bu konu tartışılır ama ben tamamen babamın açısından anlatacağım. Ne diyordum? Hah! Tamam. Babam annemin de kendisine çok aşık olduğunu düşünürmüş. Hatta annemin sevgisi onu bazen korkutur geri çekilmeyi seçermiş. Onların gençlik yılların da sosyal medya diye bir şey varmış. İnsanlar düşüncelerini, fotoğraflarını kısaca yaşadıkları hayatı orada paylaşırlarmış. Diğer insanlar da bunu takip eder, beğenir ve yorumlar da bulunurmuş. O zamanlar annem ne paylaşsa babam üzerine alınırmış. Daha aralarında bir şey yok tabi. Annem anlatılanlara göre çok sevgi dolu bir kadınmış. Çok fazla arkadaşı ve seveni varmış. Babam yine de kendini onlardan hep ayrı tutmuş. Pek de haksız sayılmaz gerçi annem de babama hep farklı davranmış. Annem babamın mesajlarını görünce heyecanlanırmış. O zamanlar insanlar aşk konusunda taktiksel davranırmış. Kaçan kovalanır taktiği yani. Ama annem bunu beceremeyenlerdenmiş. Babamı hiçbir hamlesinde ittirmemiş. Bir de çok kitap okurmuş annem. Okuduğu bütün güzel kitaplardaki bütün güzel sözleri babam için biriktirmiş. Başlarda ona söyleyemiyormuş ama altını çizdiği kitaplardaki her cümle babamı anlatırmış ona. Ondan çizermiş altlarını. Çok sonradan bunları babama itiraf edebilmiş yani babam ona olan aşkını itiraf ettikten sonra. Annem başka türlü bir kadınmış anlayacağınız. Rol yapmadan, farklı olmaya çalışmadan farklı bir insanmış. Güzel sözleri beklemek yerine kendi söylermiş. Evrene güzel şeyler gönderdikçe güzel şeyler alacağına inandığını söylermiş hep. Gerçi şu an bakınca gönderdiği güzelliklerin karşılığını alıp alamadığı tartışılır ama...Neyse biz konumuza devam edelim. Annemle babam ayrı şehirlerde yaşarmış. O zaman şehir denen bir kavram varmış. Aynı ülke daha kolay yönetilebilmek için alt birimlere bölünmüş gibi düşünün. Aralarındaki mesafelerden dolayı ayda bir ya da iki kez görüşebilirlermiş. Gelişmiş teknoloji onlara çok yardımcı olsa da annem oradan kurulan iletişimin iletişim olmadığına inanmış hep. Bunun en büyük gerçekliğini de beni sosyal medya üzerinden değil gerçek bir görüşme esnasında yapmalarından anlayabilirsiniz. 2019 yılının Temmuz ayında tohumlarım atılmış. Haberim alındıktan sonra hemen evlilik kararı gelmiş. Evlenmişler ama hayat şartlarından dolayı bir süre daha ayrı yaşamaya mahkum olmuşlar. Babam hala bazen dert yanar annenin beni sevdiğine nasıl inandım diye. İnanmamak mümkün mü? Ben de zaman zaman annemin attığı mesajları okurum ya da nostaljik bir şekilde yazdığı mektupları. Bana göre annem babama çok aşıkmış. Öyle ki kimsenin kimseye beslemeyeceği kadar büyük bir aşk. Maalesef babam buna artık inanmıyor. Ruh ikizi diye bir kavram varmış o zamanlar. İnsanlar birisiyle olunca ruhlarının tamamlanacağına inanırmış. Babam ruh ikizini bulmuş ve kaybetmiş. O değil de kim aşka inancını kaybetsin? Ayrı yaşama süreçleri devam ederken benim doğduğum kara gün geliyor. Bu sadece annem ve babam için değil bütün dünya için kara bir gün. Ben büyük İstanbul depreminin olduğu gün doğmuşum. Aynı zamanda Marslıların Dünya'yı işgalinin birkaç gün öncesinde. Depremi duyduğunda babam delirmiş. İstanbul'da olan anneme ulaşmaya çalışmış ancak bunu başaramamış. 9 aylık hamile bir kadının öyle bir depremden sağ çıkmasına pek olasılık vermemiş zaten çevresindekiler. Babam delirmiş gibi yola çıkmış. O ulaşım zorluğunda yaşadığı şehirden İstanbul'a ulaşmış. Annemin evinin yakınlarına gelmiş. Babam bu kısımları anlatırken film gibiydi ifadesini kullanır sık sık. Babam her ne kadar anlatsa da ben hiç görmediğim için film denen şeyi hayal dünyamda canlandıramıyorum. Babam bir sepette beni ve bir mektup bulmuş. Nedense benim onun kızı olduğumu hemen anlayıvermiş. Mektubu açtığında da rasyonel bir eminliğe kavuşmuş. Bu mektubu maalesef ben hiç okuyamadım. Babam o mektubu okur okumaz sinirden yakmış. Mektupta yazanları ise bana yıllardır anlatıyor. Annem kaçıp saklanmamız gereken bir adres ve geri döneceğine dair bir söz vermiş. Bir de dünyanın uzaylılar tarafından işgaline dair bir sürü zırva diyor babam. Tabi o günlerin zırvası bugünlerin gerçeği. Babam terk edilmenin acısıyla kavrulsa da yine de annemi dinlemiş ve beni o sığınağa götürmüş. Dünya-Mars savaşı bittiğinde ise o sığınaktan çıkmışız. 5.5 milyar insan ölmüş. Geride kalan bizler ise Marslıların kölesi olarak yaşıyoruz. Babam ise 15 senedir annemin dönüşünü bekliyor. Kendi söylediğine göre daha ilk mektubu okuduğu andan beri biliyor annemin geri dönmeyeceğini ama yine de bekliyor işte. Annemse 15 senedir Mars komutanı Seldese'nin keşif ekiplerinin öncüsü ve kızı olarak zaferlerinin tadını çıkarıyor.
Ben Zehir Zemberek. Babamın bana bu adı neden koyduğunu anlamışsınızdır. Ben ise bu köleliğe son vermek üzere yola çıkıyorum.
Yıllar yıllar önce babam anneme çok aşıkmış. Annemi de çok aşık sanmış. Gerçi bu konu tartışılır ama ben tamamen babamın açısından anlatacağım. Ne diyordum? Hah! Tamam. Babam annemin de kendisine çok aşık olduğunu düşünürmüş. Hatta annemin sevgisi onu bazen korkutur geri çekilmeyi seçermiş. Onların gençlik yılların da sosyal medya diye bir şey varmış. İnsanlar düşüncelerini, fotoğraflarını kısaca yaşadıkları hayatı orada paylaşırlarmış. Diğer insanlar da bunu takip eder, beğenir ve yorumlar da bulunurmuş. O zamanlar annem ne paylaşsa babam üzerine alınırmış. Daha aralarında bir şey yok tabi. Annem anlatılanlara göre çok sevgi dolu bir kadınmış. Çok fazla arkadaşı ve seveni varmış. Babam yine de kendini onlardan hep ayrı tutmuş. Pek de haksız sayılmaz gerçi annem de babama hep farklı davranmış. Annem babamın mesajlarını görünce heyecanlanırmış. O zamanlar insanlar aşk konusunda taktiksel davranırmış. Kaçan kovalanır taktiği yani. Ama annem bunu beceremeyenlerdenmiş. Babamı hiçbir hamlesinde ittirmemiş. Bir de çok kitap okurmuş annem. Okuduğu bütün güzel kitaplardaki bütün güzel sözleri babam için biriktirmiş. Başlarda ona söyleyemiyormuş ama altını çizdiği kitaplardaki her cümle babamı anlatırmış ona. Ondan çizermiş altlarını. Çok sonradan bunları babama itiraf edebilmiş yani babam ona olan aşkını itiraf ettikten sonra. Annem başka türlü bir kadınmış anlayacağınız. Rol yapmadan, farklı olmaya çalışmadan farklı bir insanmış. Güzel sözleri beklemek yerine kendi söylermiş. Evrene güzel şeyler gönderdikçe güzel şeyler alacağına inandığını söylermiş hep. Gerçi şu an bakınca gönderdiği güzelliklerin karşılığını alıp alamadığı tartışılır ama...Neyse biz konumuza devam edelim. Annemle babam ayrı şehirlerde yaşarmış. O zaman şehir denen bir kavram varmış. Aynı ülke daha kolay yönetilebilmek için alt birimlere bölünmüş gibi düşünün. Aralarındaki mesafelerden dolayı ayda bir ya da iki kez görüşebilirlermiş. Gelişmiş teknoloji onlara çok yardımcı olsa da annem oradan kurulan iletişimin iletişim olmadığına inanmış hep. Bunun en büyük gerçekliğini de beni sosyal medya üzerinden değil gerçek bir görüşme esnasında yapmalarından anlayabilirsiniz. 2019 yılının Temmuz ayında tohumlarım atılmış. Haberim alındıktan sonra hemen evlilik kararı gelmiş. Evlenmişler ama hayat şartlarından dolayı bir süre daha ayrı yaşamaya mahkum olmuşlar. Babam hala bazen dert yanar annenin beni sevdiğine nasıl inandım diye. İnanmamak mümkün mü? Ben de zaman zaman annemin attığı mesajları okurum ya da nostaljik bir şekilde yazdığı mektupları. Bana göre annem babama çok aşıkmış. Öyle ki kimsenin kimseye beslemeyeceği kadar büyük bir aşk. Maalesef babam buna artık inanmıyor. Ruh ikizi diye bir kavram varmış o zamanlar. İnsanlar birisiyle olunca ruhlarının tamamlanacağına inanırmış. Babam ruh ikizini bulmuş ve kaybetmiş. O değil de kim aşka inancını kaybetsin? Ayrı yaşama süreçleri devam ederken benim doğduğum kara gün geliyor. Bu sadece annem ve babam için değil bütün dünya için kara bir gün. Ben büyük İstanbul depreminin olduğu gün doğmuşum. Aynı zamanda Marslıların Dünya'yı işgalinin birkaç gün öncesinde. Depremi duyduğunda babam delirmiş. İstanbul'da olan anneme ulaşmaya çalışmış ancak bunu başaramamış. 9 aylık hamile bir kadının öyle bir depremden sağ çıkmasına pek olasılık vermemiş zaten çevresindekiler. Babam delirmiş gibi yola çıkmış. O ulaşım zorluğunda yaşadığı şehirden İstanbul'a ulaşmış. Annemin evinin yakınlarına gelmiş. Babam bu kısımları anlatırken film gibiydi ifadesini kullanır sık sık. Babam her ne kadar anlatsa da ben hiç görmediğim için film denen şeyi hayal dünyamda canlandıramıyorum. Babam bir sepette beni ve bir mektup bulmuş. Nedense benim onun kızı olduğumu hemen anlayıvermiş. Mektubu açtığında da rasyonel bir eminliğe kavuşmuş. Bu mektubu maalesef ben hiç okuyamadım. Babam o mektubu okur okumaz sinirden yakmış. Mektupta yazanları ise bana yıllardır anlatıyor. Annem kaçıp saklanmamız gereken bir adres ve geri döneceğine dair bir söz vermiş. Bir de dünyanın uzaylılar tarafından işgaline dair bir sürü zırva diyor babam. Tabi o günlerin zırvası bugünlerin gerçeği. Babam terk edilmenin acısıyla kavrulsa da yine de annemi dinlemiş ve beni o sığınağa götürmüş. Dünya-Mars savaşı bittiğinde ise o sığınaktan çıkmışız. 5.5 milyar insan ölmüş. Geride kalan bizler ise Marslıların kölesi olarak yaşıyoruz. Babam ise 15 senedir annemin dönüşünü bekliyor. Kendi söylediğine göre daha ilk mektubu okuduğu andan beri biliyor annemin geri dönmeyeceğini ama yine de bekliyor işte. Annemse 15 senedir Mars komutanı Seldese'nin keşif ekiplerinin öncüsü ve kızı olarak zaferlerinin tadını çıkarıyor.
Ben Zehir Zemberek. Babamın bana bu adı neden koyduğunu anlamışsınızdır. Ben ise bu köleliğe son vermek üzere yola çıkıyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder